11 Haziran 2017 Pazar


Soma (Sanskrit सोम Sóma/Haoma)

İksir

İksirler yenileyici ve şifa verici olduğu inanılan içkilerdir. Bu terim ilk önceden simyagerler tarafından (aynı zamanda felsefe taşı olarak bilinen) basit metalleri altına dönüştüren, hastalıkları tedavi eden ve yaşamı uzatan maddeyi tanımlamak için kullanılırdı. Simyagerler her ne kadar bu kelimeyi türetmişlerse de, böyle bir madde konusundaki inanç simyadan önce de vardı ve sürekli olarak mitoloji ve din tarihinde rastlanır.

Bu kelime, Latince elixir kelimesinden kaynaklanır ve eliksir de Arapça el-iksir kelimesinin Latinceleşmiş bir şeklidir. Grekçe'de tıp ve simya dönüşümü için kullanılan kuru bir toz olan xerion kelimesine akrabadır.

Din, mitoloji ve peri hikayelerinde bir yerlerde yaşlıyı genç kılan, hastayı iyileştiren, veya ondan bir yudum, soluk veya parça ısıracak kadar şanslı, bilge veya kurnaz olana refah ve sonsuz yaşam veren bir ot, pınar, taş, sarhoş edici içki veya cadı kazanında hazırlanan zehirleyici bir karışım olduğu fantezisi oldukça yaygındır. Gılgameş Destanında Uruk'un görkemli kralı sonsuz yaşamın sırrını bulmak için yolculuğa çıkar ve denizin dibinde sonsuz yaşam otunu bulma şansını sahip olur. Onu yerinden söker ama dikkatsiz bir şekilde onu ortalıkta bırakır ve bir deniz yılanı onu çalar.

Gılgameş'in kaybettiği şeyi bulmak için sayısız insan çabalamıştır. Sağlık, refah ve sonsuz yaşamı bağışlayabilen sihirli bir maddenin varlığı konusunda inanç insanların ölüme meydan okuması kadar eski bir düşünsel dilektir. Ölümü yaşamın doğal sonucu olarak kabul etmekten uzak, her yerde insanlar ölümü cehalet ve kötü niyetin sonucu olarak görmüşlerdir. İnsanların bir zamanlar ölümsüz oldukları ve halen olmaları gerektiği inancı ölümün dünyaya nasıl girdiğini anlatan mitolojik öykülerde içerilmektedir.

Gılgameş Destanındaki gibi bir deniz yılanın ölümsüzlük otunu çalması motifi dünyanın her tarafında tekrarlanmaktadır. Hepsi bir yılan veya deniz canavarının kutsal bir ölümsüzlük pınarı, yaşam ağacı, gençlik pınarı, altın elma vs. koruduğu mitinin varyasyonlarıdır. Bütün bu mitlerin arkasında tanrıların kıskanç olduğu ve ölümsüzlük iksirini insanların ulaşamayacağı yerlerde sakladığı korkusu yatar.İnsanlar öz hakkı olan ölümsüzlüğü geri kazanmak için tanrıları ayartmak veya atlatmak için gerek fiziksel, gerekse de ruhsal olarak büyük çaba harcamışlardır.

Mısır, Hint, Grek, Babil ve İbrani yaratılış efsanelerine göre hayat, her şeyin özünü taşıyan ilkel madde olan sudan çıkar. Tufan efsanelerinde hayat sulara (şekilsiz biçim) geri döner, buradan yeni şekillerle yeniden ortaya çıkabilir. Vaftiz töreni suyun hayatın kaynağı olduğu ve dolayısıyla yeniden doğma ve ölümsüzlüğün kaynağı olduğu inancından doğmuştur. Bu şekilde su nihai büyüsel ve tıbbi madde olmaktadır. Arındırır, gençliği yeniler ve bu yaşamda ve gelecek yaşamda ölümsüzlüğü temin eder. Bu sihirli "ab-ı hayat"a (yaşam suyu) birçok isim verilmiştir - soma, haoma, ambrosya, şarap - her biri insanlara ve tanrılara bilgi, güç ve ölümsüzlük başlayabilecek kutsal bir içecektir.

Hem aylık yinelenmesinden dolayı, hem de hayatın kaynağı su üzerindeki kontrolünden dolayı ay yinelenmenin nihai sembolüdür. Ayı deniz suyu, yağmur, bitkisel yaşam, dişi bereket, doğum, ölüm, inisiyasyon ve yinelemeye ilişkilendiren sembolizm Neolitik çağına dek iner. Güneş de güçlü bir yineleme ve ölümsüzlük sembolüdür. Güneş ve ayla ilgili mitolojik ve dini bağlantılar, insanların bu gök cisimlerine ilintili sıvı, bitki, hayvan, mineral ve metalleri kullanarak neden iksirler hazırlamak istediklerini açıklar.


Şamanizm'in temsil ettiği ilkel kavim ve kadim dinlerinde iksirler, topluluğa psikotik maddeler şeklinde sağlanıyordu. Şaman ve takipçilerini yaşadıkları dünyadan da daha gerçek bir ruh alemiyle irtibat kurmalarını sağlayan vizyon ve vecit halleri yaratma açısında psikotikler, halüsyonojenler ve uyuşturucular çok önemlidir. Bu vizyonlar sefalet, hastalık ve ölümün içinde bulunmadığı doğaüstü bir alemin varolduğu inancını desteklemektedir (ve belki de üretmektedir). Ölümsüzlük vizyonundan ölümsüzlük arayışına geçiş küçük bir adımdır. Vizyonu yaratan madde şifa ritüellerinde kullanılıyordu veya da ilaç olarak veriliyordu. Bazen Vedik ritüellerde soma için ve Kuzey Amerika düzlük Kızılderililerin kullandığı psikotik madde "Baba Peyote" için yapıldığı gibi onlara bizzat tanrılaştırıp tapılıyordu. İnsanlar bu tanrıları elle tutabileceklerini ve onları yiyip güç ve ölümsüzlüklerini özümseyebileceklerine inanıyorlardı. Bunun arkasındaki inanç insan yediği şey olduğu ve hayvan, insan ve ilahi gücü sindirim sistemi ile özümseyebileceği fikri yatmaktadır. Bu inancın ciddi veya mecazi olarak alınması, değişik dini akımlarda kurbanların yenilmesi için zemin hazırlamıştır (Dionysis, Attik, Eleusis, Hıristiyan).

Rig Veda'da anlatılan Soma ritüeli bir iksirin hazırlanışını ve kullanışını anlatan en eski kayıtlı dini törendir. Soma'nın ne olduğu konusunda farklı fikirler ortaya atılmıştır. R. Gordon Wasson'un araştırmaları (1969) soma'nın sıvısı öldürücü bir zehir olan, ama sulandırıldığında psikotik bir madde olan Amanita Muscaria mantarından hazırlandığı olasılığını oldukça inandırıcı kılmaktadır. İçkinin neden olduğu ölümsüzlük vizyonları içkinin kendisiyle özdeşleşmiştir. Bu konuda şiirler de yazılmıştır:

"Somayı içtik ve ölümsüzleştikTanrıların keşfettiği ışığa eriştikBize artık hangi şerlik işler ki?Ve ölümlülerin kini bize karşı ne yarar ki? ey Ölümsüz Tanrı"

Soma'nın kullanımı Vedik dönemin sonuna dek ortadan kalktı. Bazı alimler bu gelişmeyi Hint-Avrupalıların mantarın yetiştiği bölgelerden uzak yerlere göçmelerine atfetmektedirler. Belki de daha inandırıcı bir görüşe göre zamanla ruhban sınıfın daha çok hakim olduğu kurumsallaşmış ve daha az coşkulu bir din anlayışı yaygınlaşmıştı.

Şamanizm'in yerine yavaş yavaş daha organize dinler geçerken, zihinsel farklılaşım yaratan druglar şeklinde iksirlerin ritüel kullanımı giderek ruhban sınıfın tekeliyle sınırlandı. Zamanla tamamen terk edildi veya ruhban sınıfın kontrolü altında (etkisiz maddelerin kullanıldığı) sembolik ritüeller yerini aldı. Bu durum hem Hint ibadette ravent suyu ve diğer sıvıların somanın yerine aldığı Vedik sonrası döneminde, hem de haoma'nın içimi Zerdüşt tarafından vazgeçirildiği İran'ın erken Zerdüşt döneminde yaşanmıştı. Bireysel vecit özelliklerine dayanan Şamanların transları, hiyerarşi ve muhafazakarlık üzerinde kurulu dini teşkilatlara ters düşmektedir. Eleusis Misterlerde kukeon'i içme ritüeli teşkilatlı dinlerin bireysel vecit deneyimleri nasıl bir takdis edilmiş bir rahip tarafından toplumsal bir olaya dönüştürüldüğü konusunda bir örnek oluşturmaktadır.

Diğer bir örnek de Hristiyanlıkta komünyon ayinidir. Bir iksir kavramında ölümsüzlük vaadi bu ritüelin esasını oluşturur. Yuhanna İnciline göre (6:51) ekmek ve şarap tam anlamıyla İsa'nın bedeni ve kanıdır ve onu sindiren kişiye sonsuz yaşam verir. Antakya'lı Ignatius (Ölümü M.S. 113) ekmeği ebediyet ilacı ve ölüme karşı çare olarak tanımladı. Ancak Hıristiyan teologlar komünyon doktrininde İsa'nın gerçek varlığında saklı tanrılaşma ve (ahlaki terbiye gerekmeden imanın hidayet için yeterli olduğu) antinomyanizim fikirlerinin tehlikelerinin farkındaydı ve sürekli olarak bu iki konuda uyarılarda bulunuyorlardı. Aziz Pavlus'ın erken Hıristiyanlar tarafından kutlanan Aşk Ziyafeti Agape'yi kınaması (bakınız 1 Cor. 10-11), coşkunun heteredoks inançlara yol açabileceği korkusunu yansımaktadır. Kilise güç kazandıkça eki Şamanik uygulamaları devam eden bireyler din sapkınları olarak afişlendiler ve kıyıma uğradılar. Cadıların, majisyenlerin ve simyagerlerin kaderi buydu.

Hem doğu, hem de batı simyagerler insanları ölümsüz kılan iksirler ürettiklerini iddia etmişlerdir. Ama Çin simyagerler Hint, Grek ve batı simyagerlere kıyasla fiziksel ölümsüzlük arayışında daha da ısrarcı bir tutum içindeydiler. Batı düşüncesine o denli has olan bu dünya ve öte dünya arasındaki fark Çin simyagerler tarafından göze alınmıyordu, ayrıca Grek ve Hint simyagerler gibi kozmostan kurtulmayı da ummuyorlardı. Çinliler için madde ve ruh tek bir organik bütünün parçalarıydı ve iksirlerin işlevi bir nevi sürekli tutkal gibi hareket edip beden ve ruhu sonsuza dek bir bütün olarak tutup "cevheri" (şen) korumaktı.

Çinliler her zaman yaşamı uzatmakla ilgilenirlerdi, ancak görünüşe göre ölümsüzlük iksiri fikri erken Taoist felsefesinin harfi tefsirinden dolayı ilk kez dördüncü asırda ortaya çıktı. Esasında Tao kelimesi fiziksel bedenlerin gelişmesi ve çalışmasını sağlayan yaşam gücü anlamına gelmişti. Zamanla Taoist simyagerler bu soyut ilkeyi içilir veya yenilir bir iksire dönüştürdü. Tek sorun Tao'nın maddi yapısını tayin etmek ve yenilir bir şekle sokmaktı. Genel görüşe göre özellikle dayanıklılığından dolayı altın ve renginden dolayı zincifre en gözde adaylardı. Dünyanın her tarafında insanlar altının mükemmel ve yok edilmez özelliğini kendileri dahil mükemmel olmayan şeylere aşılamaya çalışmışlardır. Bunu başarmak için altın tozunu yemişler ve altınlı içkiler içmişlerdir. (Batı simyagerler Musa için simyager demişler, bunun sebebi Çıkış 32:20'de İsrailoğullarını altın buzağıyı toz haline getirip suyla karıştırıp içmelerine zorlamıştır).

Zincifrenin iksir için ideal madde olduğu fikri onun rengi ve kimyasal yapısına dayanmaktaydı. Zincifre kanın rengi kırmızıdır ve cıva kükürt karışımı cıva sülfat olduğu için metallerin en canlısı saf cıvaya dönüştürülebilir. Tabii ki, burada önemli bir sorun var, zincifre zehirlidir, ama ölümsüzlük güçlü bir hayaldi ve simyagerler başkaları gibi çileyi gerekli bir bedel olarak kabul etmişlerdi. M.S. 820 ve 659 yılları arasında tam altı Çin İmparatoru sonsuza dek yaşama dileği ile aldıkları iksirlerden zehirlendiler. Joseph Needham (1957) dokuzuncu asırdan sonra Çin simyasının gözden düşmesinin sebebi için zehirlenmenin önemli bir unsur olduğunu ortaya atmıştır.

Simyasal bir iksirin fikri Orta Çağlarda Batıya İslam aracılığı ile gelmiştir. Ancak Hıristiyanların madde ve ruh ayrımı ve ahrette yaşam üzerinde durmaları simyagerlerin bu yaşamda ölümsüzlüğü kabul etmelerini zorlaştırdı. Yine de bazı simyagerler ölümsüzlük iksirini yaratmaya çalıştılar ve deneyleri tıbbi teori ve uygulamalara katkıda bulundu, çoğu simyager ise basit metalleri altına çevirecek daha sınırlı ve dünyevi amaca yöneldiler. Seçkin bir grup ruhsal simyagerler her iki amacı hor gördüler ve ruhu yüceltip ilahi menşeine götürecek ruhsal iksirler aradılar.

Ölümsüzlük iksirini arayan bütün bu simyagerler arasında, bildiğimiz kadarıyla hiçbiri başaramadı. Ancak insanoğlunu sefalet, hastalık ve ölümden kurtaracak bir maddenin olduğu fikri dini, felsefi ve bilimsel düşünceye güçlü bir dürtü olmuştur.


Ölümsüzlük iksiri

Birçok tradisyonda rastlanan bir semboldür. İslamî tradisyonda ab-ı hayat adını alır. Ölümsüzlük ve sonsuz gençlik verdiğine inanılan ab-ı hayat, Tevrat ve Kuran'da sözü edilen Hızır'la ve 'balık'  sembolüyle ilişkilendirilir (Hızır'ın ab-ı hayatı bularak ölümsüzlüğe kavuşması öyküsü, İbrani tradisyonunda Yeşua ile İlya'nın öyküsü, Kuran'da Musa Peygamber ile Hızır'ın ya da Yuşa'nın öyküsü olarak anlatılır.) 

Bu mucizevi içeceğin eski Türkler'deki adlarından biri bengisu'dur. Eski İran tradisyonunda ise haoma ya da homa adıyla bilinir. Beyaz renkteki haoma'nın 'Dünya Dağı 'dan  edinilebileceği belirtilir.

Grek mitolojisinde ölümsüzlük içeceği nektar'dır, adı "ölümsüz" (ambrotos) sözcüğünden  türetilen   ambrosya  ise ölümsüzlük yiyeceğidir. Çiçek özleriyle ilişkilendirilen ambrosyanın bal gibi tatlı olduğu belirtilir. Grek mitolojisine göre ilahların ölümsüzlüklerini ve yaralanamaz oluşlarını borçlu oldukları bu besinlere kimi insanlar da ulaşabilirler. Nektarı içen ya da ambrosyayı yiyen insanlar gençlik, mutluluk ve ölümsüzlük kazanırlar, yani bir bakıma ilahlaşırlar. Kimi Batı tradisyonlarında söz konusu içecek 'yaşam suyu çeşmesi' olarak ifade edilir.

Ölümsüzlük içkisi Hint tradisyonlarında, Vedalar'daki adıyla soma'dır. Bu, ölümsüzlük ve mükemmellik özsuyudur. İlahların içeceğidir, gücü sınırsızdır. İnsanlar içinde "Göğe" ulaşmaya yönelmiş kişilerden bazıları bu içecekten içebilecek dereceye varabilirler. Yükselebilmiş olanlara takdim edilir. Bu, ruhsal olarak içilen bir içecektir, içmeyi başaranlar ilahlar safına katılır. Bu besinin Hint'teki diğer adı amrita'dır.

Aden cennetindeki 'yaşam ağacı'nın meyvesi, Hesperid'ler bahçesinin altın elmaları ve Çin'deki sivangumu şeftalileri ölümsüzlük içkisi sembolünün çeşitli versiyonlarından başka bir şey değildir. Sembol, çeşitli tradisyonlarda değişik adlarla, içecek ya da yiyecek olarak ifade edilmiştir. Hepsindeki ortak nokta ölümsüzlük sağlamalarıdır.

Bu kavram "dış simya "ya ezoterik öğretiyle, özellikle Hermetika metinleri aracılığıyla geçmiş, fakat ezoterik anlamıyla değil de, egzoterik anlamıyla ele alınmış ve imal edilebilecek bir sıvı sanılmıştır. Ölümsüzlük içkisini kimi okültistler evrenin her yerinde gizil halde mevcut evrensel yaşam gücü olarak yorumlamışlardır.

Ölümsüzlük içkisi sembolü, kimi teozofların deyişiyle "yukarı sular" denilen, esîrî tesirlerin yüksek karakterde olanlarını simgelemektedir. Yani bu sembol, Neo-spiritüalist deyişle Yüksek İdare Mekanizması 'nın çok ince vibrasyonlu yükseltici tesirlerini ve bunların yükseltici niteliğini simgelemektedir. Ölümsüzlük içkisinden içme, belirli bir tekâmül düzeyine ulaşmış, şuur ve idraki belirli bir düzeye erişmiş ve ince vibrasyonları alabilecek duruma gelmiş bir insanın geçici aralıklarla da olsa, zaman zaman, çok ince vibrasyonlu bu yükseltici tesirleri alabilmesini, yüksek plânlardan gelen bu tesirlerle beslenmesini simgeler. Bu irtibat halinin, eski inisiyasyonlardaki inisiyelerde görüldüğü gibi süreklilik kazanmasını kimi mistikler, 'fenafillah' (-yanlış anlaşılma sonucu verilmiş bir isimdir-), kozmik temas, kozmik şuurla temas, 'kurtuluş'  aydınlanma gibi çeşitli adlarla ifade etmiştir.

Bu aşamada, insan maddeye dönük nefsani duyguların kölesi olmak yerine, kendini diğer varlıkların tekâmülüne şuurlu olarak yardım etmesini sağlayan vazife sezgisinin uyarılarına teslim etmiştir.Ölümsüzlük    içkisinden    içenlerin ölümsüzlüğe kavuşması sembolizminde ya da bir başka deyişle varlığın doğum-ölüm çemberinden kurtulması sembolizminde, varlığın artık dünyada reenkarne olmasına gerek kalmadığı bir tekâmül düzeyine ulaşmış olması, yani 'Dünya gezegeni okulu'ndan alacak bir dersinin kalmamış olması ifade edilir. (Fakat bu, tekamülünün bitmiş olduğu anlamına gelmez, okul değiştirme anlamına gelir.)


Şarap

Şarap sembolü, kimi tradisyonlarda bal, süt, yağ, su gibi diğer sıvı sembolleriyle, kimi tradisyonlarda ise diğer sıvı sembollerinden bağımsız olarak kullanılmıştır.

Genellikle asmadan elde edilen şarap, eski çağlardan itibaren çeşitli din ve tapınçlarda (kült) kullanılagelmiştir. Şarabın özellikle ayinlerde ve vecd, trans gibi ruhsal gevşemelerin söz konusu olduğu etkinliklerde kullanılmış olduğu görülmektedir. Çünkü bu topluluklara göre, alkollü bir içecek olan şarap, bedensiz ruhlarla iletişim kurmaya ve yüksek şuura dalmaya imkan sağlıyor, öte âleme "kayma "nın söz konusu olduğu vecd, trans gibi ruhsal gevşeme hallerinin oluşmasına yardımcı oluyordu. Şarabın bu amaçla kullanımı eski Yunan tapınçlarında açıkça görülmektedir. Şarabı tanımayan Amerika kızılderilileri de ruhsal gevşeme hallerini çeşitli halüsinojen bitkilerle sağlama yoluna gitmişlerdir. Asya Şamanizminde ise herhangi bir uyuşturucu kullanmak yerine, trans haline girişi, monoton uyarılma etkisi sağlayan müzikle, daha doğrusu davul sesiyle sağlama yoluna gidilmiştir.

Grek mitolojisinde şarap ilahı, Plütark'ın ağacın efendisi dediği, "kurtarıcı, yasa koyucu, musa'ların başı ve yumuşatıcı" lakaplarıyla anılan, Anadolu (Frigya) kökenli ilah Diyonizos'tur (İobakkhos). Diyonizos ayinlerinde şarap "içimi, vecd ve trans haline geçilmesini (mainomai, enthousiasmos) kolaylaştırıcı bir etken olduğundan, mevcut olmakla birlikte, şarap, Orfe'nin öğretisinde, aslında, yüksek "plan"lardan gelen ruhsal tesirleri fiziksel "plan"da temsil etmek üzere kullanılan bir semboldü.

Şarap Grek ve Hint tradisyonlarında olduğu gibi, birçok tradisyonda "ölümsüzlük içkisi "nin fiziksel ortamdaki sembolü olarak kullanılmıştır. Daha doğrusu, insanlar vaktiyle sahip oldukları, fakat kaybettikleri 'ölümsüzlük içkisinin yerine bir başka içecek koymak zorundaydılar; bu da şarap oldu: Pek çok tradisyona göre, kötülüğün bulunmadığı çok eski bir çağda ("altın çağ") , ilahların Yer ile spirituel Gök arasında kurduğu, insanların ilahlarla kolayca iletişim kurmalarını sağlayan bir "köprü" vardı; koşullar uygun olduğundan insanlar ilahlarla içli dışlı yaşıyorlardı, Gökle yakından ve açık temas halindeydiler ve "yüksek ruhsal 'planlardan gelen ince tesirler" anlamındaki "ölümsüzlük içeceği"ni fazla çaba harcamadan az çok içebilmekteydiler. Yer ile Gök arasında kolay, engelsiz ve doğrudan bir iletişim ve ulaşım vardı (kimi araştırmacılara göre bu, yitik Mu ve Atlantis ve Hiperbórea kıtalarının bulunduğu bir çağdır).

Fakat bir zaman geldi ki, devrin ve koşulların değişmesiyle Gök ile bu iletişim ve ulaşım kesildi, insanlar ilahlardan uzaklaştı. O dönemden sonra "köprü"den yalnızca trans halinde veya ölüm halinde geçilebilir oldu. Artık "köprü"den kolayca geçebilenler, yalnızca iyi insanlar, bilgeler ve bunların yanısıra daha dünyada yaşarken buradan geçmeyi öğrenmiş ve deneyimlemiş olan şamanlar gibi trans ustalarıydı. İnsanlar "ölümsüzlük suyu"ndan kolayca içemez olmuşlardı; artık bunu nadir insanlar, çok büyük çabalar sonucunda içebiliyorlardı.


Doğu'da, "soma" denilen ölümsüzlük içeceğinin artık kolay kolay içilemediği bu döneme gelindiğinde, göksel somayı içemeyen rahipler, somayı temsil etmek üzere ayinlerde bir tür içki kullanmaya başladılar. Bu, uyuşturucu bir etkisi olan bu dünyasal soma idi, halen de Hint'te kullanılmaktadır. İşte, Hint'teki dünyasal soma neyi temsil ediyorsa, şarap da bir çok tradisyonda aynı şeyi temsil etmektedir.

İlk üzüm bağını dikenin Nuh olduğu belirtilen Tevrat'ta cennette dört ırmak olduğundan söz edilir. İbrani tradisyonunda semavi tesirler ve rahmet ırmağı Yukarı'dan dünya ekseni gibi dikey iner, sonra merkezden itibaren yatay olarak dört kola ayrılır ve cennetin dört ırmağını oluşturur. Bunlar Tevrat'taki adlarıyla, süt, bal, yağ ve şarap ırmaklarıdır. Şarap İbrani tradisyonunda inisiyasyonun ve bilginin dayanağıdır. İbrani okültizminde gizlem (mister) anlamına gelen sod sözcüğü ile şarap anlamına gelen sözcük aynı nümerik değere (70) sahip olduklarından, bazen birbirlerinin yerine kullanılırlar.

Kuran'da su, bal, süt ve şarap ırmaklarından söz edilir (47/15).

Tevrat'ta olduğu gibi Kuran'da da cennetteki ırmakların sayısı dörttür; fark, dört ırmaktan birinin yağ ırmağı yerine su ırmağı olmasıdır. Kevser adıyla bilinen semavi şarap ile ilgili bazı ayetler şunlardır:

"Onlara mühürlü, saf ve halis şaraptan içirilecek" (Kuran, 83/25).

"Rableri onlara gayet saf pak bir şarap içirecek." (Kuran,76/21).

Tasavvufa göre, zemini sabit yıldızlar feleği olan cennetin çatısı Arş'tır (taht) ve kevser şarabı ırmağı Arş'ın altından çıkar; baldan tatlı, sütten ak olan Kevser şarabı ırmağından içenler daha susuzluk duymazmış.

Muhyiddin ibn Arabi gibi birçok sufiye göre şarap, seçkin kişilere mahsus inisiyatik bilginin sembolüdür. Mevlana Celaleddin ise şarabı yaratılışın tAezahürlerinde beliren ilâhî aşkın içeceği olarak belirtir. Bektaşilik'te ise zaman, nefes ve şarap (ya da içki) aynı sözcükle ifade edilir: Dem. Şarap ve asmanın Hitit tradisyonunda da buğday kadar önemli bir rolü var olmalıdır ki, Hitit ilahları üzüm sakallı ve buğday değnekli olarak tasvir edilirler. İvriz'deki, Warpalawa ile fırtına ilahının temsil edildiği Hitit kabartmasında ise elde üç buğday başağı, belde üzüm salkımları tasvir edilmiştir. Şarap sembolü eski Mısır tradisyonunda Osiris, Horus ve Shesmu ile ilişkilendirilir. Shesmu öte âlemde ölüm olayı ile bedenlerini terk edenlerden iyilere şarap sunar.

Şarap sembolü tradisyonlarda genellikle, 'ölümsüzlük içkisi'  sembolüne yakın bir anlamda kullanılmıştır. Yani, belirli bir tekâmül düzeyine ulaşmış, şuur ve idraki belirli bir düzeye erişmiş, yüksek ruhsal "plan'larla irtibat kurabilen bedenli veya bedensiz varlıkların bu irtibatla edinebildikleri bir ruhsal tesiri ifade eder. Her sıvı sembolü, kendisini niteleyen sıfatlarla ve bağlamıyla anlamını, hangi tesir türünü ve hali ifade ettiğini belli eder. Yoğunlukları birbir­lerinden farklı, dört ayrı renk ve tattaki dört ırmak, dört büyük tesir kuşağını ifade eder. Bunlardan biri şarap ırmağı sembolüyle simgelenmiştir. Şarap ırmağıyla simgelenen tesir türüyle ahenk kuran, bu tesir kuşağında yol alan varlık, realitesine hakimdir ve bedensiz haldeyken Mekanizma'nın hizmetinde çalışabilecek şuurluluk haline sahip durumdadır.

Yılanın Tarihteki Yeri

 lan Bilgeliği ve Pleiades

 Geçmişimizde ne kadar çok yılan hikâyesi vardır; mitolojide, destanlarda, tarihi eserlerde, hikâyelerde  ve kutsal kitaplarda… Havva’yı baştan çıkarıp cennetten kovduran yılandır. Ama insanları iyileştirip  şifalandıran Tıp Biliminin sembolü de yılandır.


Yılan bir sürü yerde karşımıza farklı isimlerle çıkar:

Naga, Nagual, Nacaal, Adder, Djedhi, Amarus, Levites, Ejderha, Ejder, Quetzlcoatl (Kukulkan), Şahmeran, Serpent, Snake, Typoon, Nahaş…

Mısır firavunları Kobrayı başlarında taşırdı. Tevrat’taki Nahaş kelimesi hem yılan, hem sırları bilen anlamına gelirdi. Sümer’de Tanrı Enki’nin sembolü yılandır. Tufanda Utnapiştim’i uyandırıp uyaran yılandır. Zeus ve Maia’nın oğlu ve habercisi Hermes, yılan dolalı bir asa ile düşmanını yenmiştir. Güney Amerika’daki kadim Meksika, Aztek, Toltek, Maya uygarlıklarının gökten gelen tanrıları yılandır. Eski Türk inanışlarında Ejderha; kutsal, göksel ve iyi bir varlıktır.


Kundalini; üç buçuk kez (yedinin yarısı) kıvrılıp uyuyan spiral bir yılan demektir. İnsanın içindeki ateşi göstermek üzere Kundalini kelimesi kullanılır. Bireysel uyanışın, aydınlanmanın ve bilgeliğe ulaşmanın sembolüdür. Mısır’da Roma’da resmedilen kanatlı yılan Kundalinidir. Uyuyan spiral bir yılan…

Bütün bu mitsel kalıtlara göre yılan; bugünkü kötü imajına inat, aslında yaşamın öz ateşi ve bilgelik sembolüdür. Işıktan dünyaya, yani maddeye inişin başlangıç noktasında bir yılan; çöreklenmiş ve kıvrılmış oturuyor sanki.

Etimolojik açıdan Evren sözcüğü ‘eviren’, ‘çeviren’ anlamına gelir. Eski Türkler ve Çinliler’de gök çarkının/çarklarının döndüğü kabul etmekte ve onlar gök kubbenin en alttaki çemberini bir çift gök ejderinin çevirdiğine inanmaktaydı. Ejder gök çarkını ve buna bağlı olarak da ‘yaşam çarkı’nı çevirmekteydi. Böylece Eski Türklerde ‘ejder’ de evren olarak adlandırılmıştır.

Eski Anadolu antik edebiyat el yazmacıları tarafından anlatılanlara göre, bir zamanlar Anadolu’da tanrısal bilgeleri doğuran kadın, yılan olarak görülüyordu. Ve oturduğu kentin adı Piytion’du. Pi sözcüğünün anlamı ‘baba’dır. Sözcüğün to eki ise ‘sen’ demektir. Pito yani senin baban, senin atan anlamındadır. Piyton kenti ise senin babanın, senin atanın oturduğu kent anlamındadır.


Mitolojide Tanrıça Gaia’nın da yılanları vardır. Kadın Tanrıçaların elindeki bu yılanları Zeus ele geçirmiştir. Apollon ve Zeus’la süreç, artık erkek egemen duruma geçiştir. En baştan beri Babil, Mısır, Girit, Anadolu’da da eski inançlar içerisinde kadın tanrıçalar yılanla bir tutulmuştur. Bilgelik ve bilicilikle yılan, ilişki halindedir.

Hindistan’da insiye bilgelere ve kâhinlere, ‘akıllı yılanlar’ anlamına gelen ‘Nagalar’ denirdi. Alnın tam ortasına sembolün konması, yılan gibi akıllı olmak için iç psişik melekelerin kullanılmasını ifade ederdi. Mister Okulu’nun sadece en yüksek inisiyelerine yılan başlığı takma izni veriliyordu. Başını kaldırmış yılan, aşağıdan yükselen kundalini, Yılan Ateşi’ni sembolize ederdi. Kundalinin yükselmesi ve üçüncü göz’ün açılmasıyla kişi büyük bilgeliğe ve spiritüel yaratıcı güce ulaşır; her şeyin sonsuzluğu bilinir olurdu.


Hint yazmalarında ve efsanelerinde Naga ırkı, yeraltında yaşayan ve yüzeyde insanlarla irtibata geçen bir yılansı ırktır. Bu yılanların kimilerinin insana dönüştüğü yazar. Hint yazmalarında bunlardan başka Sarpa denen bir başka yılansı ırktan daha söz edilir. Ayrıca Hint okyanusu civarında ve sonradan denizin dibine batmış bir ülkede var olduğu söylenen bir yılan  krallığının bahsi geçer.

Antik Kolombiya mitolojisinde de ilksel kadın olan Bachue; büyük bir yılana dönüşür ve bazen ‘ilahi yılan’ olarak adlandırılır.

Tevrat’ın içinde adı geçse de kendisi ortada olmayan kayıp kitaplarından Yaşer’in Kitabı’nda Masonik dinin kurucusu sayılan Nemrut’tan ve insanlığın yaratımında söz sahibi olan bir yılan-ırkından söz edildiği iddia edilir.

Aborjinlerde pek çok tanrı yılan isimleriyle tanımlanır. Ungud bazen dişi bazen erkek olan bir yılan tanrıdır. Wollunqua (yağmur ve bolluk) bir yılan tanrıdır.


Atina’nın ilk kralı olan efsanevi Cecrops yarı insan yarı yılan olarak bilinir. Yunan mitolojisindeki birçok Titan ve dev kanatlı insansılar şeklinde karşımıza çıkarlar. Tek farkları bacak yerine yılansı gövdelere sahip olmalarıdır; ejderha şeklindedirler. Örneğin Boreas, kuzeyin soğuk rüzgârını getiren ve yılan gövdesine sahip olan kanatlı bir Yunan tanrısıdır.

Afrika’daki bazı geleneklerde şamanların, derin ezoterik bilgi öğreten bir yılan-ırk olarak tanımladıkları Chitauri’lerden ders aldıklarına inanılmaktadır.

Güney Amerika Uygarlıklarında Yılan 

Afrika’daki bu inanç, Amerikan yerlilerinin dimethyltryptamine içeren ayahuasca uyuşturucusuyla yaptıkları çalışmaların içeriğine benzerdir. Bu bitkiyi kullanan yerli Amerikan şamanların çoğu, yılansı ve uzaylı benzeri varlıklarla iletişime geçtiklerine ve onlardan ders aldıklarına inanmaktadırlar.


Mixcouatl, Aztek Savaş ve avcılık tanrısıdır. Bulut yılanı anlamına gelir. Tezcatlipoca’nın aldığı isimlerden biridir. Toltek, Aztek, Maya tanrılarının birçoğu yılanla sembolize edilmiştir.

Mark Amaru Pinkham’a göre; Nagual kelimesi yılan demektir. (Bilgelik Yılanlarının Dönüşü adlı kitabın yazarıdır)

Toltek bilgeliği öğretilerine göre; ( Carlos Castaneda Kitapları) Nagual kelimesi, doğaüstü güçlere ve bilgeliğe sahip olan büyücü anlamında kullanılır. ( Nahuatl dilinde Nagual kelimesinin tıpkı Mason kelimesi gibi, İnşaatçı Ustalar anlamına gelmesi ilginç bir benzerliktir) Kendi dünyasal âlemimiz dışında başka dünyalarda yaşama yeteneğine ise, Nagual’a geçmek denir. Evrenden akan enerjiyi aktığı gibi görebilmek ve dünya dışı güç alanında yaşamak olarak tanımlanan Nagual olma durumu, insan biçiminden çıkıp farklı varlıklara dönüşebilme yeteneğidir. Yaqui kızılderilisi Don Juan Matus’a göre eski şaman kadim atalardan kalan bu öğretinin sırları, insanbilimci Carlos Castaneda tarafından bir kitap diziniyle anlatılmıştır. İlk kitap Don Juan Öğretileri, sanrılandırıcı bitkilerin kullanımıyla geçilen olağandışı zihin hallerini ayrıntılı olarak anlatır.


Toltek başkenti olarak kabul edilen Tula’daki en çarpıcı eserlerden biri, Atlant denilen dev taş heykellerdir. Bunlar alçak bir piramit platformunda duran, muhtemelen vaktiyle bir tapınağın çatısını taşımakta olan, yani sütun görevi gören heykellerdir. 4.6 metre yüksekliğinde, tüylü saç modeli olan ve mızrak taşıyan bu heykeller, eski Amerika uygarlıklarında genel bir ilah olan ve bu kentte bazen Toltek hükümdarlarıyla, bazen de sabahyıldızı özdeşleştirilen Quetzalcoatl’ı(tüylü yılan) temsil eder. Bu ad, Toltekler ve Aztekler’de ‘sakallı yılan’ anlamına gelir. Buradaki sütunlardan bazılarına, mimari örnek ve damgalara, Yucatan’daki Chichen Itza bölgesinde de rastlanır.

Azteklerin anası Coatlicue, Tula kenti yakınında Yılandağ (Coatepek) tepesinde bir tapınağı süpürürken gökten bir tüy topu düşmüş ve onu bağrında saklayınca Huitzilopochtli’ye hamile kalmıştır.

(Tula kenti için bir not: Astrolojik çembere göre 3 derece boğa burcu, Krittika denilen bizim Pleiades (Süreyya) diye tanıdığımız takımyıldıza karşılık gelmektedir ve akrep burcunun (Vishakha) 3 derecesi ise Sanskrit dilinde Tula diye adlandırılan bizlerin terazi burcunun kuzey ve güney ucu diye bildiğimiz noktaya denk gelmektedir.)

Tüylü yılan Quetzalcoatl birçok efsanede yer almış, hatta İspanyollar kıtayı işgale geldiklerinde Quetzalcoatl ile ilgili efsanelerden ötürü yerliler bu istilacıları saygı ile karşılamışlardı.

Çin Mitolojisinde Yılan 

Çin Mitolojisinde de ilginç göksel ve yılan hükümdarlar vardır. Amerikalı mitoloji uzmanı Joseph Campbell ‘Kahramanın Sonsuz Yolculuğu’ adlı kitabında ‘Ulu Üçler’ diye adlandırılan ve M.Ö. yaklaşık 3000 – 2500 yılları arasında yaşadıkları söylenen üç imparatordan bahsetmektedir. Üçü de bazı olağanüstü özelliklere sahiptir. Fu Xi “Göksel İmparator” diye bilinmektedir. Rahme düşüş hikâyesi mucizevî nitelikler göstermektedir. 12 yıllık bir gebelik döneminden sonra doğmuştur. İnsan kolları ve öküz başı taşıyan bir yılan vücuduna sahiptir.


Fu Xi’den sonra insanları onun halefi ‘yersel imparator’ Shen Nong yönetmeye başlamış. Shen Nong boğa başlı, insan vücutluymuş. Mucizevî bir ejderin etkisiyle meydana gelmiş. Bundan utanan annesi, bebeği bir dağ kenarına bırakmış fakat vahşi hayvanların onu besleyip koruduğunu öğrenince eve götürmüş. Çin tıbbının temeli de bu imparatora dayanmaktadır. Shen Nong, yetmiş zehirli bitki ile panzehirlerini keşfetmiştir. Karnına bir cam dayayıp her bitkinin sindirilişini oradan izleyebiliyormuş!

Shen Nong’dan sonra Huang Di, yani ‘sarı imparator’ yönetime geçmiştir. ‘sarı imparator’ denmesinin nedeni şudur: Annesi Chao Tian eyaleti prensinin bir metresiymiş. Büyük Ayı takımyıldızı çevresinde göz alıcı altın bir ışığa rastlayınca gebe kalmış.


Huang Di’nin de olağanüstü özellikleri vardır. Yetmiş günlükken konuşmaya başlamış, on bir yaşında tahta çıkmış. Fakat en ayırt edici özelliği düş görme gücüymüş. Ona ” düşler imparatoru ” denmesi daha uygun olurdu! Huang Di, uykuda, en uzak bölgeleri ziyaret edebilir ve doğaüstü dünyadaki ölümsüzlerle konuşabilirmiş (Toltek bilgeliğindeki en önemli bilgilerden birisi de rüyaların başka dünyalara gitmek için kullanıldığıdır). Tahta çıktıktan sonra tam üç ay süren ve kalbini denetleme dersi aldığı bir düş görmüş. Bir üç ay daha süren bir düş gördükten sonra, insanlara ‘öğretme gücü’yle geri dönmüş. Onlara, doğanın güçlerini kalplerinde denetlemeyi öğretmiş.

Hermetik Bilgilerde Yılan ve 7 Irk 

Hermetik bilgilere göre fiziksel âlem, süptil âlemin aynasıdır ve ruhlar bir zaman sonra büyük ışığa doğru çekilirler, onlara yol gösterilir. Evrende kozmik yasalar işlemektedir. Hermetizme göre eski insanların kökeni Dünya-dışı’dır. Hermetika adı verilen bilgilerin, eski Yunanca ve Latince yazılmış eldeki parçaları bütününe verilen ad; Zümrüt Tabletler’dir.

Hermes-Thot’un öğretisine ait kimi metinler – İskenderiye yangınından ve bağnazların ellerinden kurtulabilmiş bilgiler – bir miktar anlam kaybına uğrasa da, Kilise’nin tüm çabalarına rağmen Avrupa’da yayılmayı başarmıştır.

Resimdeki Hermes önlüğü Mason önlüğüyle çok benzerdir!

Hermes’in  (Hermes’in Toth ile aynı kişi olduğu söylenir) Zümrüt tabletlerinin bilgilerine göre; meditasyon ve duaya yönelen Hermes’e bir ejderha görünmüştür. Anlatılanlar şöyledir:

Bu suret kanatları gökyüzünü kaplayan, bedeninden her yöne ışıklar saçan Yüce Ejderha’ydı. Yüce Ejderha, Hermes’e adıyla seslendi ve ona Dünyanın Gizemi hakkında neden düşündüğünü sordu. Gördüğü şeyle dehşete kapılan  Hermes ejderhanın önünde kendini yere attı ve kim olduğunu açıklaması için ona yalvardı. Yüce Varlık, kendisinin Poimandres, Evrenin Aklı, Yaratıcı Zekâ, her şeyin Mutlak Hâkimi olduğunu bildirdi.

Bunun ardından Poimandres hemen şekil değiştirir. Durduğu yerde göz kamaştıran, nabız gibi atan bir Nur vardır. Bu Işık, bizatihi Yüce Ejderha’nın ruhani doğasıdır. Hermes görkemin ortasında ‘yükseltilir’ ve maddi evren onun bilincinden silinir. Hızla koyu bir karanlık çöker ve karanlık genişleyerek Işık’ı yutar. Her şey sarsılır. Etrafında suya benzer bir töz girdap halinde döner ve ondan dumana benzeyen bir buhar çıkar. Etraf dile gelmez iç çekişlerle ve acı haykırışlarla dolar, bu sesler sanki karanlık tarafından yutulan Işık’tan gelmektedir. Aklı Hermes’e ışık’ın spiritüel evrenin şekli olduğunu ve dönen karanlığın onu yutan maddi töz olduğunu söyler. 

Yine Hermetik bilgilere göre:  

“Doğanın Semavi İnsan ile evliliğinden, hepsi iki cinsiyetli, hem erkek hem kadın olan ve iki ayağı üzerinde duran ve her biri Yedi Yöneticiden birinin doğasına sahip yedi insan doğurdu. Bunlar, yedi ırk, yedi tür ve yedi çarktır. Yedi insan bu şekilde yaratılmıştır. Toprak dişil element ve su eril elementtir; ateş ve esîrden ruhlarını aldılar ve Doğa insan türünde ve suretinde bedenler yarattı. Ve insan Yüce Ejderha’nın Hayat ve Işık’ını aldı. Ruhu Hayat’tan ve Aklı Işık’tan yapıldı. İçinde ölümsüzlük olan ama ölümlülükten de pay alan bütün bu birleşik yaratıklar, bir süre bu hal içinde devam etti. Kendilerinden kendilerini yarattılar, çünkü onlar hem dişi hem erkekti. Fakat dönemin sonunda Kaderin düğümü Tanrı tarafından çözüldü ve her şey serbestleşti. Ve Tanrı bunu söylediğinde Takdiri İlahi Yedi Yöneticinin yardımıyla cinsiyetleri bir araya getirdi, onları birbirine karıştırdı, kuşakları yarattı ve her şey kendi türüne göre çoğaldı. Bedeni severek bağlanma hatasına düşenler ölüme ait şeyleri hissederek ve onlardan acı duyarak karanlıkta dolaştı, fakat bedenin ruhun tabutundan başka bir şey olmadığını kavrayanlar ölümsüzlüğe yükseldi.” 


Hermes’in Zümrüt Tabletlerinin, yani Toth’un Ölüler Kitabı’nın masonların elinde olduğu iddia ediliyor. 33 sayısı Masonlukta, üstatlığı temsil eder. Alcyone, Pleiades’teki en parlak yıldızdır ve böylece Alcyone 33 derecedir – mistik temel rakam. Master ikiye bölününce Ma / Ster olur ve anlamı Ana Yıldız (Mother Star) demektir. Böylece Alcyone Ana Yıldızın sayısıdır – 33 derece

Bu kadar çok yılan sembolü ve tanrısının özellikle insanın yaratılışı ve bilgeliği ile ilgili mitlerde yer alması sadece tesadüf olabilir mi?

Medusa,  gözlerine bakanı taşa çevirdiğine inanılan yılan saçlı, keskin dişli, dişi canavardır. Perseus, Medusa’nın başını kestiğinde Poseidon’dan olan çocukları Pegasus ve Chrysaor dışarı fırlamıştır. Kandamlaları Libya çöllerinde birer yılana dönüşmüşlerdir. Daha sonraları bu yılanlardan biri Mopsus’u öldürmüştür.


Bütün yaratılış efsanelerinde ve kutsal kitaplarda göklerden inen yılan biçimli tanrıların üstün özellikleri vardır. Yılan tanrılar yeryüzündeki insanlara, bilginin yolunu, teknolojiyi, inşaatçılığı, alfabeyi, astronomiyi öğretmiş, hatta tufandan kurtarmıştır. Bu yılan tanrıların mitsel hikâyelerinin hemen hepsinde, gökten inen bir ışıkla gebe kalan dünyalı dişilerden bahseder.

Yılan Tanrılarla Pleiades Bağlantısı 

Bütün eski efsanelerdeki mitsel yılanlar, göklerle bağlantılıdır ve uzaydan gelip uygarlık kuran (Extra-terrestrial) varlıklardır. Atlantis’teki yıldızlararası yılanlardan bazılarının Pleiades’ten geldiği söylenir. Bu androjen (çift cinsiyetli) yılanlar, kutsanmış yedili diye bilinir (Yılan söz konusu olduğunda ilginç bir şekilde yedi sayısı gündemdedir).


Pleiades’lilerin insanoğlunun zihnine kıvılcım aşılamak için dünyaya yolculuk yapmış oldukları iddia edilir. Bu konuda özellikle Cherokee yerlilerin kayıtlarında bulunan söylemler anlamlıdır.

Pleiades görevlilerin yeryüzü üzerinde İnsan topluluğu ile eşleştikleri ve onların soyunun Atlantis’te devam ettiği söylenir. Benzer bir şekilde Yunanlı tarihçi Diodorus; Pleiadesli yedi kız kardeşten ikisi olan Celoene ve Alcyone’un, Atlantis kralı Poseidon ile çiftleştiği ve onların çocuklarının da Atlantis sakinleri olduklarını anlatmıştır.

Pleiades yıldız sistemi, Ülker, Süreyya, Pervin olarak da anılır. Bir açık yıldız kümesidir. Boğa takımyıldızında (Taurus) bulunur. Dünya’ya en yakın açık yıldız kümelerinden ve büyük ihtimalle de en ünlü ve çıplak göze en güzel gözükenlerdendir. Ülker’in görünen yıldızları Yedi Kızkardeşler olarak da bilinir. Güneş sistemimiz her 25.860 yılda bir Pleiades çevresinde bir tur dönmektedir.  Pleiades üzerinde yapılan astronomi çalışmalarına göre Güneş sistemimiz ve başka birtakım sistemler, Pleiades sisteminin bir parçasıdır.


Bu sistemin döngüsüne göre on binlerce yıl Galaktik gece denilen karanlık çağı yaşadığımız, 2000 yıl kadar da ışık çağını yaşayacağımız iddia ediliyor. Bazı bilim adamları tarafından kıyamet zamanı ya da Maya takvimindeki zamanın sonu diye tanımlanan döneme girmek üzere olduğumuz söylenmektedir (Bkz: Foton Kuşağı Etkisi). Foton kuşağı diye adlandırılan bu iddialara göre; bu süreç 2012 yılında başlayacak ve dünyamız büyük bir enerji kuşağının içine girecek ve uyanış çağı başlayacaktır. Bir önceki foton çağı döneminin Atlantis zamanına rastladığı iddia edilmektedir. Işık bölgesine geçiş sırasında tüm teknolojinin duracağı, buna karşın insanların özel yetenekler kazanacağı, DNA sarmalının değişerek, uyuyan hurda genlerin devreye gireceği iddia edilmektedir. (Bkz: Kader DNA’nın Neresinde).

Yıldız aktivasyonu, Güneş Sistemimizin Pleiades (Alcyone yıldızı), Sirius, Arcturus, Orion ve Andromeda ile aynı sıraya dizilmesi ile başlayacaktır. Bu kuşağa girildiğinde, şu anda bulunduğumuz 3. boyuttan 5. boyuta yükseleceğimiz iddia edilmektedir.

Bütün kültürler boyunca tarih şiir ve mitolojide kozmik objelerden en çok vurgulanan Pleiades:


Yedi Kızkardeşler, Krittika, Kimah, Güvercinlerin Sürüsü, Tavuklar, Bahar Bakireleri, Denizcinin Yıldızları ve Atlantisli Kızkardeşler gibi isimler; Pleiades’in görünür yedi yıldızlarının adlarıdır. Pleiades, Kuzey Amerika’daki Sibirya’daki ve Avustralya’daki insanlar tarafından Yedi Kızkardeşler olarak bilinir ve bu onların 40.000 yıl daha önceden anlatıldığı demektir.

M.Ö. 2357 yılı Çin yargılarında beliren astronomik edebiyatta adı ilk geçen yıldızlar arasında Pleiades görünmektedir. Alcyone, ilkbahar gündönümüne en yakın olmasıyla en parlak yıldızdır.

Yaklaşık 25.900 yıllık uzun dönem dönüşü için Pleiades Yüce Yılı, onları yılı başlatma konusuna kadar yükseltmiştir.

Giza Büyük Piramidinin yedi odasının bu yedi kız kardeşleri anımsattığını, 19.Yüzyılın sonlarında Profesör Charles Piazzi Smyth önermiştir. Büyük Piramidin bitirilme tarihi, kış gündönümünün gece ortasında Pleiades, Alcyone ile tam aynı çizgide bu piramidin boylamı üzerinde yayıldığı dönemdir.


Alcyone, Araplar tarafından Al Wasat, yani merkezi olan ve Babilliler tarafından ise Temennu, yani kuruluş taşı olarak adlandırılmaktaydı. Musevilerin kutsal şehri Sion- Zion ismi, sadece tesadüf müdür? Mezo-Amerikanın Mayaları, uygarlıklarının tohum yatağı ve ışığın kodlarını çocuğuna veren kozmik yıldız ana olduğu için Pleiadesi cranary (anlamı yüksek nitelikte tohum üreten bölge) diye adlandırmaktaydılar. 10 Merovenjler, ( Troyanın Kralı Priamın oğlu)  Prens Paris’ten sonra Parisi kurdular ve kente onun adını verdiler. İlyada’daki Elektra (Pleiades takımyıldızındaki 7 kız kardeşten biri) Troya soyunu kuran Dardanosun anasıydı (bir başka Pleiades bağlantısı).


Gizemli Yılan Bilgeliğinin kaynağı gerçekten Pleiades midir emin olmak çok zor. Bilim kabul etmeden söylenenler iddiadan ve düşlerden ibaret olacak. Pleiades yıldız sisteminin evrensel mirasın odağı olduğu konusunda efsaneler, mitler ve kutsal kaynaklardaki şifreli ifadelerin bu kadar benzer olması şaşırtıcıdır. Yılan sembolünün bilgelik ve aydınlanma ile ilişkisi, ustalığı ve İlahi bilgiyi bu kadar içermesi, yıldızlarla bağlantısı araştırmaya, düşünmeye gerçekten değer kanımca…

Nameste 

Mavi Gezegenden Sevgili Işık Kardeşim "Pleiades" Pervin Cülcüloğlu’na ithafımdır.
Nesrin Dabağlar

18 Mayıs 2016 Çarşamba

Maske

Maske, iki çeşittir; biri yüzün boyanmasıyla, ten üzerinde yapılan maske, ötekisi ise yabancı bir maddeden yapılan ve istenilen ifadenin daha kolayca verilebildiği maske. Bu ikincisine plastik maske denir.

Yüzü boyama ile ortaya çıkarılan maske, tarih öncesi dönemlerde de vardı; "maske" sözcüğünün ya Ari dilleri öncesi bir kökten geldiği ("kirletmek", "karalamak" anlamında) ya da Lombard-Germen dilindeki "mascus" ya da "masca" kökünden üretildiği sanılmaktadır.



Eski Mısır'da M.Ö 4000 yıllarında yüzün boyandığı biliniyor, çünkü I. Negade dönemine ait boya paletleri ve makyaj çanakları bulunmuştur. Mezopotamya'da da yüz boyamaya rastlıyoruz; M.Ö 3000 yıllarına ait Kral Naramsin'in Tell Brak'taki saray kalıntıları içinde aynı işe yarayan çanaklara ve benzerlerine rastgelinmiştir. Uzakdoğu'da ise yüz boyama çeşitli ülkelerde görülür; Hindistan'da, Hinduların dört kutsal dansından biri olan Katakali dans tiyatrosunda, tanrıları ve kötü ruhları gösterebilmek için yüz boyama yoluyla maskeye gidilmiştir. Çin'de ise "Çov" döneminde (M.Ö 1122-314) görülen danslı tiyaroda, tanrıları ve hayvanları simgeleyen yüz boyamalara rastlanmıştır. Japonya'da ise daha sonra (M.S XVI. yüzyıl) Kabuki tiyatrosunda aynı biçimde maske kullanıldığı bilinmektedir.



Plastik maskenin kaynağı çok daha gerilere, av törenlerine kadar gider. İnsanoğlunun hayvan görünüşüne girme isteği, onu tüylerden, kamışlardan, ahşaptan maskeler yapmaya itmiştir. Pirene Dağlarının Fransa'da kalan kesimindeki "Üç Kardeşler" mağarasında 15.000 ya da 25.000 yıl öncesine ait olduğu bilinen bir resimde, büyücünün bir geyik postuna bürünüp geyik kafası taktığı görülmüştür. Ancak plastik maskenin sanatsal biçim kazanması, sonradan göreceğimiz gibi, ilk kez Antik Yunan tiyatrosunda ortaya çıkmıştır.






25 Mart 2015 Çarşamba

Yalnızlık

Etrafımızda sürü halinde insan olmasına rağmen, ailemizin olmasına rağmen, sevgilimizin ve dostumuzun olmasına rağmen çok yalnız hissedebiliriz.
Çünkü insan ancak yalnız olmak isterse yalnız olabilir, ancak yalnız hissetmek isterse yalnız hissedebilir.

Yalnızlık duygusuna kapılan insan çok düşünür ve gerçeklerle karşılaşır.Kendini toplum denen iğrenç şeyden soyutlar.Tamamen kendi karakterini oluşturur ki bu yalnızlığın en iyi özelliğidir.

İnsanlar istediklerini düşünürler, şartlandırırlar ve yaparlar.Aslında yalnızlık onların en masum günahıdır...

Ne kadar az insan o kadar çok huzur!

24 Mart 2015 Salı

Düşünmeden Yaşamak

Çoğu insan maalesef zeki değildir.Bu tamamen biyolojik bir özelliktir ve zeki olmadığınızı düşünüyorsanız yazacaklarım sizin için çok önemli...

Ülkemizde IQ seviyesi çok düşük (88).Buna tam olarak normal zeka diyebiliriz.IQ zekanın ulaşabileceği üst limittir.Ama aslında sorun zekanızın üst limiti değil, sorun zekanızın üst limitine yaklaşamamanız, aklınızı çok az kullanmanızdır.Unutmayın ki akıl her zaman geliştirilebilir.


Evet, herkes beynini bir şekilde kullanıyor.Çoğu kişi her gün rutinlerini uygular.İşe gider, eve gelir, uyur, uyanır bu sürede yaptığı işler aynıdır ve beynin körelmesine sebep olur.Sürekli aynı şeyi yaparsanız robottan bir farkınız kalmaz.Beynin düşünmesi, yeni fikirler üretmesi, kısacası çalışması gerekir.Eğer sürekli aynı şeyleri yaparsanız beyniniz gelişmez, hatta eski bilgileri siler ve hafızanızı zayıflatmış olursunuz.
Eee nasıl olsa düşünmeden yaşayabiliyorsunuz artık...

22 Mart 2015 Pazar

İnsanlık

İnsanlar kin, nefret, kibir dolu canlılardır.Sevgiyi hak etmezler.Ama insanlar diğer canlılardan daha çok gelişmişlerdir ve beyinleri onlara sevgiyi şart koşar.Aileleri, arkadaşları, sevgilileri, akrabaları olmadan yaşayamayacaklarını kendilerine inandırmışlardır.

Değer vermek... Herhangi bir şeye değer vermek çok zordur.Birine değer verebilmek için binlerce ihtimali düşünmek gerekir.Aslında insanlar karmaşık değildir.Toplum denen yapı karakterlerinin bir kısmını ellerinden alır.Düşünemezler, tadamazlar, koklayamazlar, dokunamazlar ve gerçekleri göremezler.

İnsanlar bir şeyi sebepsizce sevebilecekleri gibi nefretde edebilirler.İnsanların en büyük sorunu beyinlerinin çok gelişmesi ve 21.yüzyılda kullanmak gereğinde kalmamalarıdır.

Sadece, neden düşünemiyorsunuz?